“Ya Rabbi! Müslümanların, kendi hata ve sorumsuzluklarından dolayı, onlardan aldığın izzet ve şerefi onlara geri bağışla..! Allah’ım! Müslümanlara şuur, bilinç, birlik, islam adına bir ruh ve vahdet bağışla..! İlahi! İslam egemenliği ve saltanatını, maslahatçı iradelerin ellerinden kurtar ve koru, o’nu bütün dünyaya hâkim kıl..”
Ellerimizi açıp her verdiğimizde o avuçların içine cenneti inşa ederken; emanet ve aynı zamanda imtihan olarak verilen her nimete karşılık kapatılıp kendi benliğine saklanan, korkuyla istiflenen, üst üste yığılan her şey ise kalplerde inşa edilen bir cehennemin temeli oluyor.
Çaresizlik, endişe, belirsizlik, şüphe, umutsuzluk ve ruhsal çöküş.Özellikle son üç ayımızı böyle tanımlayabiliriz sanırım. Sadece zihnimiz ve kalbimiz değil; hayalimiz, umudumuz ve ufkumuzun da yorulduğu bir süreç yaşıyoruz maalesef. Hızla değişen gündemimiz bir anda allak bullak oldu ve Corona virüsü gelip baş köşeye oturdu.
Kitabullah’ın deyimiyle ortaya konan “ahsen-u amel” yani güzel davranış, hüsrandan kurtuluşun kapısı ise kalpte taşınan niyet, o kapıyı açan bir anahtar. Yaşarken kalbinde o anahtarı taşıyanlar ise, ötelere göçerken açılan kapıdan tebessümle giriyorlar içeri.
“Hani Rabb’in Ademoğullarından; onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” demişti. Onlar da “Evet, şahit olduk” demişlerdi. İşte bu kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” dememeniz içindir.” (Araf; 172).
Biliyorum; acıyı, gözyaşını, hüznü ısrarla reddeden kişisel gelişim kitaplarının aksine bu başlık bir çoğunuz için çok tuhaf ve itici geldi.
Öte dünyasız bir konforun kucağına düşenler yeryüzü cennetinin peşinde “peşin” olanı arıyorlar artık. Salt nefis penceresinden seslenen ve yaşam ufku sadece bu dünya ile sınırlı; hesapçı, hazırcı, hazcı, şimdici, dünyacı insanların gündemine ulvi hedefleri, rabbani davaları, koyabilmek gerçekten çok zor…
Gün geçmiyor ki artık her kesime her gruba her oluşuma bulaşmış “ahlâki zaaflar” elimizdeki ekranlar marifetiyle benliğimize çarpmasın.
Kendi kudreti ile nefes bile alamayan, gözünü kırpamayan, ağzından tek bir kelime çıkaramayan, adım atamayan, ayakta bile duramayan bir varlık olan insan tam anlamıyla kendisini yaratanına muhtaç iken; inkâr dediğimiz şey bütün sahip olduklarının insanın kendi yeteneklerinin bir sonucu olduğunu düşünmesi, vehmetmesiyle başlıyor. Dilimizde en çok tekrarladığımız ama üzerinde en az tefekkür ettiğimiz gerçeklerden biridir…
Toplum olarak öyle bir hal aldık ki hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ötekileştiriyoruz. ‘Öteki’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak üstelik.
