Toplum olarak öyle bir hal aldık ki “doğruyu kendi tekelimize alarak” hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ve ‘diğeri’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak ötekileştiriyoruz.
Alemlere rahmet olarak gönderilen, merhametin yeryüzündeki en muhteşem timsali; kendisiyle 21 yıl düşmanlık yapanları, canına malına kast edip O’nu yerinden yurdundan edenleri, öz amcasının katilini dahi affedebilen ve “yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösteriniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” diyen bir kâmilin ahlakının varisleri olarak “merhamet nedir?” diye sorsam sanırım hepimizin ayrı ayrı tasavvur ve…
Yanlışları yokmuş gibi görmeye devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğu gibi dosdoğru kalmak kaydıyla yaşarsak,…
Madem ki insanız; yanlışlığa karşı dosdoğru, kirliliğe karşı tertemiz, karanlığa karşı apaydınlık, çürüyene karşı sapasağlam, kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz.
Cennet olmasa dahi, elinden iyilerden olmaktan ve iyilik yapmaktan başka bir şey gelmeyecek; cehennem olmasa dahi kötülük etmeye ve kötülerden olmaya kabiliyeti olmayacak bir gönlü inşa etmeli insan. Ne sevabı cennet arzusuyla işleyecek, ne günahtan cehennem korkusuyla kaçacak; cennet ve cehennemin Rabbine duyduğu sevgi ve o sevgiyi kaybetme korkusu ile istese de günah işleyemeyecek, istemese…
Makale ve eserlerimde sıklıkla andığım hayatımın mihmandarlarından rahmetli dedem (ona ve ceddinize rahmet olsun), “seven sevdiğinin ahlâkı ile ahlaklanmıyor, ona benzemiyorsa o sevgi kuru bir avuntudur” derdi hep.
Daha düne kadar ‘konuşulacak yer’ ve ‘susulacak yer’ diye bir ayrım vardı ve o günlerde bir insan için ‘susulacak yer’, ‘konuşulacak yer’den çok daha önemli bir şeydi. Bir mecliste, bir aile ziyaretinde, bir dost toplantısında anlamı olan şeyleri söyleyenlerin ortak özelliği, ‘susulacak yer’i iyi biliyor olmalarıydı. O yüzden az konuşurlar, söylediklerinde sözün hakkını verir, anlama…
Her karışı şüheda kokan bu mümbit coğrafyanın inançsal refleksini sabote etmek ve bu coğrafyada yaşayanları ‘bir arada’ tutan değerleri, ruh köklerini ve dinamikleri yıpratmak için “milli” piyango veya benzeri necasetten daha iyi bir yol bulunamazdı.
Kelimelerin boşluğu dövdüğü, anlamların buharlaştığı, kutsalların sinirlerinin alındığı bu çağda “saatler harcayıp, uykusuz gecelerde kelimeleri yan yana getirerek anlamlı bütünlükler oluşturmaya çabalamanın bir anlamı kaldı mı” diye soruyorum özellikle son zamanlarda kendime. Doğurmak için saatlerce kanadığınız, kıvrandığınız bir konu, derinliği ne olursa olsun açık bir tüketim malzemesi artık çünkü.
Gerek internet denen digital çöplüğün artık her kesimden insanın hizmetine girmesi ve gerekse de sosyal medya adı altındaki uygulamaların kişilerin hüznü, acıyı, gözyaşını reddederek hayatın bu yönü hiç yokmuş gibi en parlak sima ve yönlerini servis ettiği; ama bu servisin de sadece beğenilerle “egosal tapınç” haline getirildiği bir fetret döneminden geçiyoruz.
