Kâbe, atamız Hz. İbrahim Halil’in (a.s.) yaptığı bir binâ ise; gönül Celîl olan Allah’ın nazargâhı. Neye nazargah ve kime mekan olduğunun şuuruyla okumaya başlamamız gereken ilk yer burası olsa gerek.
Dilimiz ne kadar güzel şeyler söylerse söylesin hâlimiz dilimizden çıkana ruh verip onu beslemedikçe kelimelerimiz sadece boşluğu dövüyor.
İnsan yaratılışından ve bu dünyayı mekân tutmasından beri hem çevresini ve hem kendini keşfetmeye, kendini ve dünyayı anlamlandırmaya, amacı ve sorumlulukları hakkında düşünmeye devam etmiştir.
Kabul edelim veya etmeyelim iman ettiğimizi iddia ettiğimiz ötelerde, “hayatını neyle geçirdin, nelerle meşgul oldun?” diye sual edilse ki edileceğine iman etmişiz, apışıp kalacak bu devrin insanı. Çünkü toplumun bir parçası olduğumuz her yerde, isteyelim istemeyelim bu gaflet seline bir yerinden kapılıyoruz hepimiz.
Toplum olarak, yazılı bir gelenekten ziyade sözlü bir geleneğe sahip olduğumuz için; konuşmayı, tartışmayı ve sohbeti; düşünmeye, okumaya ve yazmaya tercih ediyoruz. Deli olma korkusuyla düşünme melekemizi, başımıza iş açma korkusuyla ise merak duygumuzu körelten bir toplumsal kültüre sahibiz.
Birincisi; Hz. İbrahim (as) gibi “teslim ol” dendiğinde, İkincisi firavun gibi denizin ortasında, Üçüncüsü ise hesap gününde.
Sahiplik arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü. Her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi. Kendimize dahi sorumsuz oluşumuz, bizim bize ait olmadığımızı, aldığımız her nefesin dahi emanet olduğunu unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki muazzam irtibat ve ahenk böylece kayboldu.
Bugüne kadar ısrarla makale, kitap, sohbet ve konferanslarımda hep içimize hicret edip ne arıyorsak orda bulmamız gerektiğini, kader dediğimiz yaşamsal serüvenimizin hazır bir senaryo olmadığını ve kaderimizin alnımıza değil ellerimize yani çabamıza bağlı olduğunu, bu yüzden de ilkin insan sonra da iman iddiasındaki insanlar olarak sürekli çabalayarak herkes için “güven adası” olmamız gerektiğini ısrarla anlatan…
Politik, dini veya ideolojik gibi görünen bütün çözümsüzlüklerimizin temelinde ahlâki zaaflarımız var. Bu zaaflar istisnasız her kesime, her kuruma, her gruba bulaşmış ve yazık ki normalleşmiş durumda.
Dünya, ortaya koydukları geceli gündüzlü ‘samimi’ mesai ile, bilgiyi diploma mühründen kurtaran ama aynı zamanda bilgiden güç devşiren toplum mühendislerinin ‘yapay zeka’ dedikleri hegamonik esaretine büyük bir hızla giriyor.
