“Ben anası okuma yazma bilmeyen, babası ilkokul mezunu bir dolmuş şoförünün çocuğuyum. Bizi bu yola sokan ebemin, dedemin duası, anamın, babamın gayreti. Babamın iki, üç tane dolmuşu vardı, dolmuşları sattı. ‘Bunlar dolmuşa gider, gözü oraya kayar. Ben bu dolmuşları satayım, onlar okusunlar. İlkokul mezunu ama bunu düşündü, biz okuyalım diye dolmuşu sattırdı. 6 kardeşiz ve…
Gençlerimiz ve dolayısıyla geleceğimiz hakkında fazlasıyla kaygılandığımız bir çağdan geçiyoruz. Gençlerin yetişkinlerin dünyasına çok erken sokuldukları ve ticari çıkarlara dayalı medya endüstrisinden çok fazla etkilendiklerine dair hepimiz şikayet halindeyiz. Gencin asli fıtratını yetişkinlerde olduğu gibi bir tüketici kimliğine indirgeyen bu değişimin gençlerimizde yoğun bir kriz duygusuna yol açtığı, bu krizin bir değişimden çok bir çözünme…
Yurdum insanlarından biri o yaşına kadar hiç şehir dışına çıkma ihtiyacı duymamasına rağmen yana yakıla arzuladığı hacc farizasını yerine getirmek için kuraya yazılmış ve nasip bu ya kuradaki hacı adaylarından biri de o olmuş. İsimlerin açıklanmasından bir süre sonra müftü efendi hacı adaylarını toplamış ve bu ibadete ilişkin tüm teferruatları anlattıktan sonra da konuşmasının sonuna…
Bir ağacın köklerinin toprakla bağlarının kesilmesi o ağacı nasıl kütükleştirirse, biz de “bizi biz yapan” kültürel mirastan koptukça insani vasıflarımızı yitirdik ve birer mankurt (bilinçli köle) haline geldik.
Heyecanlı ve hamaset köpüklü atıflarla “millenium” olarak tabir edilen bu yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen ve adına “çağdaşlaşma” denilen ithal uygulamaların, insanlığın atası sayılabilecek geniş bir coğrafyayı aidiyet ve ruh köklerinden nasıl kopardığını; bugün kimimiz bunu yüreğine yük ederek, kimimiz bunu tersine çevirmek için imkân ve nasibince gecesini gündüz ederek, kimimiz yaşam gailesi içinde bu akıntıya…
İçimizde ve dışımızdaki tüm İslâm karşıtlarının müslümanların anlayış, hal ve davranışlarını eleştirdiği bir ortamda zaaflarını ortaya koymanın sıkıntılı bir durum oluşturduğunu ve pek çok kişiyi rahatsız ettiğini biliyorum.
Dünyaya, eşyaya, ekonomiye, siyasete, eğitime bakış açısını kapitale odaklı zihinsel ve kültürel kodlarla komple değiştirerek; medeniyet kisvesi adı altında tüketim delisi, bencil ve makinelere teslim insan modelini yaratmayı başaran muktedirlerin ontolojik bir felâket üreterek dünyayı “ilahı para olan” kapitalizmin ruhsuz hegemonyasının pençesine terkettiği bir süreci yaşıyoruz hep birlikte.
Ama benim krizden kastım az evvel andığım insanların bahsettiği gibi bir maddi kriz değil! Ben, onların tam aksine “tükettiğin kadar var olduğun” bir dünya düzeni içinde manevi bir krizden ve anlam açlığından söz ediyorum.
Bugün gerek yapışıp kaldığımız ve gerekse de kendimize yapıştırdığımız ekranlar aracılığıyla bize dayatılan “modern akıl” haz ve hız üzerine bina edilen, ayartıcı güçlerin teslim aldığı “çıkar odaklı” bir akıldır. Zira bu akıl “tek dünyalıdır” ve ne varsa “şimdi, hemen, burada” ister. Ayrıca tek dünyalı olduğu için de vaat edilene değil peşin olana endekslidir.
Bazıları elimizdeki imkânları ısrarla birer nimet olarak görmek ve göstermek istese de benim zannımca imkânlarımız, bugün yazık ki elimizde birer imtihan vesilesine dönüşmüş durumda. Zira biz varlık imtihanını kaybetmiş fertler olarak, sunulan imkânlarla adım adım bize kodlanan değer ve dinamiklerimizden hızla uzaklaşıyor ve bunun bedeli olarak da zihinsel bir köksüzlük yaşıyoruz.
