Gökler, yer ve dağlar öyle bir teklifle karşılaşmışlar ki “mal, para, servet” veya “görev” onları korkutmuş, ürkütmüş, titretmiş ve sanki lisân-ı hâl ile “Ey Rabbimiz! Aman, bu bizi bozar” demişler ve yanaşmamışlardır.
Kanımca bu dünyadaki değerimiz ve ederimiz yaşadığımız çağın göğsüne ektiğimiz sevgi, merhamet ve adalet kadardır; hiç tanımadığımız birinin acısına kanadığımız kadardır; bir yetimin yüreğine gülümseme olduğumuz kadardır; bir düşmüşe uzattığımız el kadardır; zora kolaylık, dara genişlik olduğumuz kadardır, kaderi kaderimizle kesişen yaratılmışın hayatını hiçbir karşılık beklemeden cennete çevirebildiğimiz kadardır.
Kulluğun şanıyla elinden geleni yaparak, O (cc)’nun dışında başka bir aracıya ihtiyaç duymayan, Rabblerinin huzuruna çıktıklarında nelerden sorguya çekileceklerse onları tastamam yapmak için uğraşanların hatırına Rabbimin hala muradı var üzerimizde ve kanımca bu küçük azınlığın hatırına dönüyor dünya..
Hemen herşeyin tekelleşmeye yüz tuttuğu günümüzde yaratılan algı “bilginin hakimiyeti” üzerine kurulu. Eskiye nazaran artık bilgiye ulaşmak çok kolay olsa da “bilginin kendisi” değil; elde edilen bu bilginin insanlığa ne sunduğu, bu bilgiden ne üretildiğinin ön plana çıktığı bu süreç de, doğal olarak “bilim” kavramını ön plana çıkarıyor.
Bugün yaptığı işlerin iyi olup olmadığının hesabını vereceği bir günün geleceğini tahkiki bir iman ile bilen insan, o günün sahibinin kendisine nasıl muamele edeceğini bilmeden bu gün ‘iyiyim’ diyebilir mi?
Sevgiye ihtiyacımızın had safhaya vardığı bu demlerde biliyoruz ki; Sen’den başka sevenimiz yok, Sen’den başka bizi düşünen, bize karşılıksız değer veren, bizi koruyup gözeten yok. Dünyaya yaslandık, tutundukça çokça düştük. Kula Yaslandık, yapayalnız kaldık karanlık gecelerde. Hüznümüzü görmedi, bilmedi, duymadı, umursamadı sevgiye boğduklarımız. Kör bir kuyuydu sanki, o sevgiyi sebil ettiğimiz yürekler, sevgimizi yutup tüketenler.…
Gelişmek için, güçlenmek için, daha aydınlık bir yarın için; Rabbin rızasına mazhar olmak için, güzel bir geleceğe yürümek için; dünyamızı değiştirmeden dünyayı değiştirmek için; O’nun istediği cenneti bu dünyada inşa edebilmek için; O’nun emaneti olan insana sahip çıkabilmek için; herkesi dil, din, ırk, renk ayrımı yapmadan, ötekileştirmeden kucaklamak için gayret etmek zorundayız.
Bir kalem nasıl ki insan beynindeki görünmeyen bilgiyi kâğıda döküp yazılı hale getiriyorsa, iman iddiasındaki her birey de içinde var olduğunu söylediği görünmeyen imanla, hayatın sayfalarına davranışlarıyla sevgiyi, merhameti ve adaleti yazan insandır.
Son bir aylık yoğun gündemimizin içine bir de Afganistan ve onunla birlikte “Taliban” konusu da zihin torbalarımıza eklenmiş oldu. Zira hem taşıdığı “İslami kimlik”, hem tarihsel bağın getirdiği sorumluluk ve sanırım en önemlisi de “yoğun göç” olayı zaman zaman ön plana çıkan bu konuyu bir anda alıp gündemin ilk sırasına oturttu.
Cami ile meyhane yan yana idi. Hoca her gün meyhanenin yıkılması için dua ediyor, cemaat de amin diyordu. Bir gün deprem oldu ve meyhane yıkıldı. Meyhanenin sahibi hocaya gelerek onun duaları yüzünden meyhanenin yıkıldığını öne sürerek zararı karşılamasını istedi, hoca kabul etmedi. Sonunda mahkemeye çıktılar ve hakim ikisini de dinledikten sonra:
