Tüketimi ilk ve tek ayet olarak dikte eden; ibadeti tüketmek, mabedi AVM’ler, azizi pop figürler, çağrısı reklamlar, minaresi reklam panoları ve dev ekranlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harcamak, günahı yetinmek, kutsalı kutsal tanımamak olan enteresan bir din olan kapitalizme iman ettik.
Siz sıcacık evinizde mışıl mışıl uyurken dışarda insanlar üşüyorsa; saray yavrusu evlerinizde yünlü seccadelerde cennet dilenirken; insanlar dışarda aç ve açıktaysa; komşunuzun hal ve ahvalinden haberiniz yoksa; aynı binada oturmanıza rağmen, bırak birbirini tanımayı selam dahi vermiyorsanız! O an gördüğünüz ve yüreğinizi acıtan bir annenin feryadını saniyeler içinde unutuyorsanız; bir yetimin arşı yırtan “baba” çığlığı…
Benim için ahlak, tohumunun hiçbir şart taşımayan sevgi ve toprağının kendinden olmayana dahi gösterilen merhamet olduğu, o tohumun “amasız” adalet güneşi ile yeşerdiği bir “sadakat” zinciri demek.
Asırlardır hayatının içinde olan şeylerden birkaç saniyede vazgeçebilen ve daha önce hiç görmediği herhangi bir şeyi, aynı birkaç saniye içinde hayati ihtiyaçlar listesine yazabilen ve o olmadan artık yaşayamayacağına inanabilen insanlar haline geldik artık neredeyse hepimiz. Bu bilinç kaybı; bize bir şeyler pazarlayanları küçük ve sığ dünyalarımızın hâkimi kılarken, bizi de her türlü zihinsel, düşünsel,…
Hayatın eskiye oranla daha hızlı aktığı bir zaman dilimini yaşıyoruz artık ve bu zaman diliminde değişirken bir şeyleri de bırakıyoruz geride, yerine başka şeyler koyarak. Ama ne zamanın götürdüklerine mâni olabiliyor ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabiliyoruz.
Planlı programlı ciddi paralar dökerek “tek kültür” oluşturma sevdasıyla oyun kuranlar ve onların güdümündeki toplum mühendisleri(!); tepki çekecek bu değişimleri hissettirmeden, yavaş yavaş uygulamaya sokarak gelişmekte olan toplumları kendi istedikleri ölçülerde; sürekli tüketen, zevki için yaşayan, doyumsuz, ahlaki değerlerden yoksun hazza yönelik bir yaşama köle etmek için geceli gündüzlü uğraştılar ve yazık ki başardılar da.
Ârifler kitab-ül süğra denen “insan” ayeti okunmadan, kitab-ül kübra denen “kainat” ayeti okunmaz der ve eklerler; “küçük kitap olan insanın büyük kitap olan kainatı okuyabilmesi için ilkin kendi içindeki karanlıkları aydınlığa boğması gerekir.“
Sence Allah beni sevmemiş olsaydı bu kış günü zemheri ayazda şu sıcacık yatağımdan kaldırıp -mü’minlerin halifesi bile derin uykuda iken- huzuruna alıp secde ettir miydi?
Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki gönül sarayını inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek.
Dün, taşlara tapan Ebu Cehil misali mert kâfirlerle sınanıp dirayetini gösteren bu ümmet; bugün gönüller yıkan ama buna rağmen camileri gökyüzüne yükseltme yarışında olan iman sahipleriyle başbaşa…
