Az buçuk görüp çok buçuk hükümler veriyor; birkaç satır okuyup ciltler dolusu konuşuyor; yüzde bire ulaşmadan yüzde yüzü infaz ediyoruz. Yarım bakışlardan sağlam görüşler çıkmayacağını, eksik bilgilerden doğrulara ulaşamayacağımızı, zanlarla hakikate ulaşma fırsatının kaybolacağını atlayarak üstelik.
Tarihsel serencama baktığımızda “işit” diye başlayan Tevrat’tan sonra “görme”mizi isteyen İncil gelmiş ve Allah Kur’an-ı Kerim’de ise ik emir olarak “oku” demiştir. Demek ki manevi rızıktan faydalanabilmek için kâmil olmak, kâmil olmak için ise işitebilen ve görebilen olmak gerekiyor.
Herkes iyi, herkes mükemmel, herkes doğru, herkes tertemiz olunca kötülüğün sorumluluğunu üstlenecek, bunun özeleştirisini yapacak tek bir suçlu, tek bir fail, tek bir sorumlu ortaya çıkmıyor. Doğal olarak da kötülük; hep bir başkasının suçu, fiili, tabiatı haline geliyor.
Kıldığımız namaz bir “kültür” den öteye geçmiyor; iman kavramımız gırtlağımızdan boğazımıza inmiyor, aldığımız abdest uzuvlarımızı temizliyor ama kalplerimizdeki kiri, pası sökmeye yetmiyor! Bu yüzden de nefis putlarına taparak, mamon (para) ilahının karşısında secde ediyor ama bir taraftan da dudaklarımızla Allah’ın ilahlığını haykırıyoruz!
İyi, güzel, doğru, hak ve hakikat adına ne varsa; sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve en çok da adalet adına ne varsa yaşamayıp sadece dillendirdiğimiz için mi eğriye ve yanlışa olan bu aşkımız yoksa sırf Rabbin ihtişam ve kudretini görebilmek adına birer nimet olarak verilen gözlerimizi külfete çevirip onun bunun şunun ayıp, günah ve kusuruna odaklanmak…
Yüzyıl önce; seni, “sen dahil” hiç kimsenin tanımadığı, yüz yıl sonra “unutulduğunun bile” unutulacağı ve sadece seni öğüten dünya değirmeninde anlam yüklemen gereken şey, düşen takvim yaprakları değil, sadece kendinsin.
İngiltere’de yaşayan Somalili muhtaç bir kadın, yardım almak için bir radyo istasyonunu arar ve bu radyo programını dinleyen ateist bir İngiliz, bu Müslüman kadınla dalga geçmeye karar verir.
“Sahabe, davası ve inancında samimi idi ve gayreti bu samimiyetini güçlendiriyordu. Bu yüzden olsa gerek ki bir avuç dediğimiz sahabe içindeki inanç ve bu inancın beslediği bir samimiyetle Medine gibi kuru bir çöl şehrinden medeniyete ulaşabildi ve bizler bugün o medeniyetin miras yedileri olarak üzerinde tepindiğimiz manevi mirastan bihaber durumda elin oğlunu gıpta ile izliyoruz.
Özellikle muhafazakâr kesim tarafından nasıl bir algı ile yapılıyorsa yılbaşı kutlamasına bir tepki olarak kutlanan Mekke’nin Fethi olayını sanırım hepiniz duymuşsunuzdur.
Bir öğretmen düşünün. Derse girer girmez istediklerini teker teker sıralayıp bir sürü nasihatte bulunuyor, sınıf geçebilmek için de gereklilikleri sıraladıktan sonra sözlerine noktayı koyuyor;
