Madem ki yaşamı kendini bulma ve bir olgunluk yolculuğu olarak tanımlıyoruz, öncelikle kabul etmeliyiz ki, bu yolculukta “hayat” denen bilgelik; sunduğu ağır şartlar, yedirdiği yumruklar ile bize yaşama sanatını öğretiyor.
Alemlere rahmet olan, henüz gelmiş bir sureyi Kâbe’nin önünde kimin okuyacağını sorar. Sahabenin “İslam’ın evi” adını koydukları “Erkam’ın Evi”nde hazır bulunanlar arasından ince bir ses yükselir:
“Topraklarınızda huzur içinde yaşayabilirsiniz, size zarar gelmeyecek. Boğaz’ın doğu yakasında. Ama Boğaz’ın batı yakasında bir yerde yaşamayı denerseniz, Avrupa’ya gelirseniz sizi öldüreceğiz. Konstantinopolis’e gelir, tüm cami ve minareleri yıkarız. Ayasofya minarelerden kurtulacak ve Konstantinapol hak edildiği gibi tekrar Hristiyan şehri olacak.”
Mail veya sosyal medya üzerinden “bilginin çok kirli olduğu, nereye dönmesi gerektiğini bilmediği, hangi kaynağa nasıl inanması gerektiğini bilmediği”ne dair o kadar çok mesaj alıyorum ki son dönemde ve bu mesajların sayısı her geçen gün artıyor üstelik!
Dinsel terminolojiyi bir kısıtlama alanı içinde “tarihsel mitolojik soslarla” bezeyip sunanlar hüsnü zannımca fena halde yanılıyorlar. Zira din, insana “kısıtlama” değil tam aksine geniş bir “özgürlük alanı” sunar. Ancak bu özgürlük “hak edilmiş” bir özgürlük değil, “bahşedilmiş” bir özgürlüktür.
“Beni yakan ateş herkesi yaksın” mantığıyla dünyayı ateşe veren birilerine ateşin de gül bahçesine dönüşebileceğini ve üzerinde yaşadığımız bu toprakların bu samimiyete şahit olduğunu, bu geleneği mirasçısı olduğunu hatırlatabiliriz evet ama önce kendimizi fark ederek! Zira insan önce kendi karanlığını tanımalıdır!
Hasret ve hararetle aranmayan; içerisinde dil, din, ırk, renk, mezhep ayırmaksızın kainatın yaradılış sebebi olan sevgi ve merhameti barındırmayan ve hatta bunları öteleyip ötekileştiren bir algıyı kendi tekelinizden haykırsanız da, “hakikat” olarak göremezsiniz. Çünkü bu, cennetperestliği ihsanın önüne çeker ve “taraf olma” algısını beslediği için yeryüzünü “herkes için” cennet kılma idealini katleder.
Zira medeniyet denen şey; o toplumun ruh kökleri, uygarlık ise ruh köklerine bağlı kılarak yaşadığı çağın imkânlarını elde edebilme ile ilgilidir.
Günümüzde Muhammed İkbal’in tabiriyle “İslam’da dini düşüncenin yeniden inşasına” şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü tarihin hiçbir döneminde saygı, sevgi, anlayış ve farklılıklara açık olma anlayışından bu kadar sapılmamış; tekfir edici, sert, kışkırtıcı ve hedef gösterici söylemler bu kadar yükselişe geçmemiş; kendisi gibi düşünmeyenlerin din dışı sayılması ve gerektiğinde katledilmelerinin meşru sayılması bu denli taraftar bulmamıştı.
Kardeşliği tebessümle çoğaltmak varken; hüsnü zan ile azalmamıza engel olmamız, tevazu ile bir araya gelmemiz, müsamaha ile uzaklaşanın yüreğinden tutmamız gerekirken; kendimizi kınamayan nefislerimiz, şerre bahaneler arayan kirli akıllarımız, hakkı görmezden gelip zulmeti aklayan vicdanlarımızla aynı Allah’a inanan, aynı kıbleye dönen, aynı peygamberin risaletine iman eden biz, birbirimizi bir kaşık suda boğar haldeyiz.
