Bedenen burada yaşayan ama ruhen bu topraklarda yaşayan insanlarla da, bu topraklarda yaptığımız tarihle ve yeşerttiğimiz medeniyetle de zihnî, ruhî irtibatını tastamam koparmış olan; beraberinde zihnî felçleşmeyi ve rûhî körleşmeyi de yaşayan bir toplum çıktı ortaya.
Ancak okullarımızı dolaştıkça ve gençlerimizle buluştukça aslında akli ve irfani melekelerimizden ne kadar uzak bir nesil yetiştirdiğimizi; bir arı gibi her çiçeğin özünden alıp kendi balını yapmakla mükellef insanın, sadece duygusuna hitap ettiği için bilgisinden vazgeçerek duyduğuyla amel edip, üstelik o duyduğunun doğruluğu konusunda tavizsiz bir direnişle nasıl karşı karşıya kaldığımızı akıl tutulması içinde izliyoruz!
Düne, on yıl veya yüz yıl öncesine kadar çok daha rahat görünsek de artık “insan” kavramının “insanlık” kriterlerinden ne kadar uzaklaştığının; çamurdan yaratılmışın ne kadar çamurlaştığının, insanın ne kadar yalnızlaştığının, mutsuz hayatların en yüksek perdeden haykırışlarının ve toplumun hemen her bir ferdini esir alan “boşluk” kavramının okunması için kâhin olmaya gerek var mı sizce?
Öyle bir tabloya şahitlik yapıyoruz ki; aklımızın süzgecinden geçenler kalbimize varmıyor; kalbimizin süzgecinden geçenler aklımıza sığmıyor. Çünkü kalbimize yön vermesi gereken aklımız başka söylüyor; aklımıza uyması gereken kalbimiz başka atıyor.
Bütün ilahi kitaplar, peygamberler ve âlimler inanmanın bir görev bir mesuliyet üstlenmek olduğunu ısrarla belirtmiş ve bu görev de “İyilikleri korumak ve yaygınlaştırmak, kötülüklere de engel olmak “olarak tanımlanmıştır!
Bazen bir yudum huzur için ne çok öldüğünü; bir tebessüm uğruna ne çok şey verdiğini zihnin fısıldar yüreğine, susarsın!
Talip olduğumuz nimetlerin yüceliğince özellikle sağdan yanaşan şeytanın açık hedefi haline gelen bizler; haykırmaya çalıştığımız hakikatlerin bizde eksik olduğunu, mutlak hakikatler karşısındaki manevi yetimliğimizi fark etmeksizin aldığımız her nefesin, dillendirdiğimiz her kelimenin, yediğimiz her hakkın, ağlattığımız her gözün, acıttığımız her kalbin hesabını vereceğimiz o günden gafil olduğumuzdan beri; hayat denen girdabın bilinmezliklerinde ruhsuz insanlara dönüştük.
Dertsizlik, meselesizlik, umursamazlık, gökyüzüne doğru boy atacak nice zihni baltalıyor ve birer güdük çalılık olarak kalmaya mahkûm ederek çaresizliğe sürüklüyor bugün!
Köstebeğin biriktirme hızı yeme hızından fazla olduğu için (ç)aldığı onca yiyeceği sadece biriktirir ve onca mal varlığını yeme imkânı olmadığı için de toprak altında çürümeye terk eder. İlk bulduğunu yese doyabileceği halde sahip olduğu hırs, onu sürekli ama sürekli biriktirmeye teşvik eder; çünkü “ya yarın bulamazsam” endişesi içinde; her ‘bugün’ü, gelmemiş ‘yarın’ların kaygısıyla harcar.
Bilgi dolaşımını serbest bırakarak, her kafadan bir sesin çıkmasına kasıtlı imkân veren yeni tekno-medyatik düzen, sözlerin bir bilinç ve idrak filtresinden geçmesine mâni oluyor. Zira resmin bütününde serbest bilgi dolaşımından koşulsuzca faydalanan “herkes, her şeyi bildiğini sandığı için” her aklına geleni söyleyebiliyor, anında dolaşıma sokabiliyor.
