Zalimlerin bir parmak acı bal için nice kovan parçaladıklarını gördüğüm gençlik yıllarımdan beri harflerin kelimelere, kelimelerin cümlelere, cümlelerin ise sayfalara dönüştüğü uzun ve sonu gelmez bir yolculuğun içinde neredeyse tüm vaktim bilmenin ve sorumlu olmanın insana ne büyük mesuliyet yüklediğini ve bu durumun insanı tahammülü zor hallere sürüklediğini düşünmekle geçti.
Sonrası unutulup gidiyor ve ‘olayla ilgili ne yaşandı ise’ medya bir daha aynı konuya ilişkin bir servis yapmadan aklımıza dahi gelmiyor. Bunun gibi onlarca hatta yüzlerce örnek saymak mümkün.
Ücret beklentisi ile din davası güdülmez. Bu bir vicdanî arayış ve saf iyilik hareketidir. İyiliğin “maddî ücreti” olmaz, olamaz. Beklenti olursa adı “ticaret” olur.
Madem ki yaşamı kendini bulma ve bir olgunluk yolculuğu olarak tanımlıyoruz, öncelikle kabul etmeliyiz ki, bu yolculukta “hayat” denen bilgelik; sunduğu ağır şartlar, yedirdiği yumruklar ile bize yaşama sanatını öğretiyor.
Gün geçmiyor ki artık her kesime her gruba her oluşuma bulaşmış “ahlâki zaaflar” elimizdeki ekranlar marifetiyle benliğimize çarpmasın.
Bir insana merhamet nedir, rahmet nedir, şefkat nedir, empati nedir; kısacası insan olmak nedir öğretmeden onun kafasına vura vura beş şartı empoze ederseniz; sizin de miras aldığınız ve ona miras bıraktığınız bu kavramları alıp “kendini kurtarmanın telaşı” içinde bu kavramları dinin kendisi sanacak ve bugünkü tablolar kaçınılmaz olacaktır!
Bu yaştaki adam neden bu kadar içli ağlar diye sorarken kendime, kendimi adamın karşısında diz çökmüş bir şekilde sohbet ederken buldum;
Başta kendi nefsim; geri dönüşümüz, özümüzle yeniden sarmaş dolaş oluşumuz, içine düştüğümüz karanlık ‘ben’lik kuyusundan çıkışımız, her tarafımızı saran zincirlerimizin esaretinden kurtuluşumuz, her biri bir tarafa dağılan parçalarımızı yeniden toparlayıp bütün oluşumuz; bunca eksildikten, bunca eskidikten sonra unuttuklarımıza yeniden kavuşmamız mümkün mü bilmiyorum.
Alemlere rahmet olan, henüz gelmiş bir sureyi Kâbe’nin önünde kimin okuyacağını sorar. Sahabenin “İslam’ın evi” adını koydukları “Erkam’ın Evi”nde hazır bulunanlar arasından ince bir ses yükselir:
Dinsel terminolojiyi bir kısıtlama alanı içinde “tarihsel mitolojik soslarla” bezeyip sunanlar hüsnü zannımca fena halde yanılıyorlar. Zira din, insana “kısıtlama” değil tam aksine geniş bir “özgürlük alanı” sunar. Ancak bu özgürlük “hak edilmiş” bir özgürlük değil, “bahşedilmiş” bir özgürlüktür.
