Ellerimizi açıp her verdiğimizde o avuçların içine cenneti inşa ederken; emanet ve aynı zamanda imtihan olarak verilen her nimete karşılık kapatılıp kendi benliğine saklanan, korkuyla istiflenen, üst üste yığılan her şey ise kalplerde inşa edilen bir cehennemin temeli oluyor.
Kitabullah’ın deyimiyle ortaya konan “ahsen-u amel” yani güzel davranış, hüsrandan kurtuluşun kapısı ise kalpte taşınan niyet, o kapıyı açan bir anahtar. Yaşarken kalbinde o anahtarı taşıyanlar ise, ötelere göçerken açılan kapıdan tebessümle giriyorlar içeri.
Biliyorum; acıyı, gözyaşını, hüznü ısrarla reddeden kişisel gelişim kitaplarının aksine bu başlık bir çoğunuz için çok tuhaf ve itici geldi.
Gün geçmiyor ki artık her kesime her gruba her oluşuma bulaşmış “ahlâki zaaflar” elimizdeki ekranlar marifetiyle benliğimize çarpmasın.
Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz.
“Yardımseverlik imkan sahibi iken yoksula düşküne el uzatmak değildir; zira o konumda iken bu bir lütuf değil görevdir! Asıl yardımseverlik “onlar kadar muhtaç iken” sofrandaki ekmek kırıntısını dahi muhtaç olanla paylaşabilmektir!”
Bu yaştaki adam neden bu kadar içli ağlar diye sorarken kendime, kendimi adamın karşısında diz çökmüş bir şekilde sohbet ederken buldum;
Başta kendi nefsim; geri dönüşümüz, özümüzle yeniden sarmaş dolaş oluşumuz, içine düştüğümüz karanlık ‘ben’lik kuyusundan çıkışımız, her tarafımızı saran zincirlerimizin esaretinden kurtuluşumuz, her biri bir tarafa dağılan parçalarımızı yeniden toparlayıp bütün oluşumuz; bunca eksildikten, bunca eskidikten sonra unuttuklarımıza yeniden kavuşmamız mümkün mü bilmiyorum.
Alemlere rahmet olan, henüz gelmiş bir sureyi Kâbe’nin önünde kimin okuyacağını sorar. Sahabenin “İslam’ın evi” adını koydukları “Erkam’ın Evi”nde hazır bulunanlar arasından ince bir ses yükselir:
Dinsel terminolojiyi bir kısıtlama alanı içinde “tarihsel mitolojik soslarla” bezeyip sunanlar hüsnü zannımca fena halde yanılıyorlar. Zira din, insana “kısıtlama” değil tam aksine geniş bir “özgürlük alanı” sunar. Ancak bu özgürlük “hak edilmiş” bir özgürlük değil, “bahşedilmiş” bir özgürlüktür.
