Zilletin tevazu, sünepeliğin ise tevekkül etiketi ile pazarlandığı, hemen herkesin hemen herşeyden şikayetçi olduğu, ama bu şikayet furyasına rağmen kimsenin hiçbir şey yapmak için çaba göstermediği ve eskilerin “kanaat” olarak adlandırdıkları kavramın yerinde yeller estiği puslu bir çağın göğsünden süt emiyoruz hepimiz.
Gençlerimiz yeni filizlenen bir ağaç dalı gibi; nereye bükerseniz, o yöne doğru büyüyor. Dolayısıyla doğru budarsanız, güçleniyor, yanlış budarsanız da ne boy veriyor ne de ürün. Bu yüzden de şu makus tablo içinde illa ki bir suçlu aranacaksa bu kesinlikle gençlik değil.
İnsanlık acı ve ızdıraplarının başkaldıran sesi olarak doğmuş bir din, insanlık acı ve ızdıraplarını “kader” diyerek bastırmanın aracına haline geldi. “Zülme isyan” olarak doğmuş bir din, “ulu’l-emre itaat” adı altında zulme rızanın, harâmîye biatın telkin aracı oldu. “Haksızlığa itiraz” ın soylu sesi olan bir din, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanların yalaka yuvasına döndü. “Hiçbir ücret…
Bu tespitte bulunanların kahir ekseriyeti; aldığı eğitim, bulunduğu konum, sosyo-ekonomik durum, üzerine gölgesi düşen aile ve çevresinin zihnine kodladığı bilgiler doğrultusunda “gerçek” olan İslam’ı anlatmaya, aktarmaya çalışıyor.
Bir çalının dahi kendisine sığınan kuşu itmesine müsaade etmeyen ilahi kodlama, bazen o kuş yuvasına varsın diye fırtınalar çıkarır da biz duvardan ötesini görmekten aciz, tek bir hareketimizin karanlığa mahkûm bıraktığı gözlerimizle olan bitenin farkına dahi varamayız.
Toplum olarak öyle bir hal aldık ki “doğruyu kendi tekelimize alarak” hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ve ‘diğeri’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak ötekileştiriyoruz.
Yanlışları yokmuş gibi görmeye devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğu gibi dosdoğru kalmak kaydıyla yaşarsak,…
Makale ve eserlerimde sıklıkla andığım hayatımın mihmandarlarından rahmetli dedem (ona ve ceddinize rahmet olsun), “seven sevdiğinin ahlâkı ile ahlaklanmıyor, ona benzemiyorsa o sevgi kuru bir avuntudur” derdi hep.
Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz.
“Yardımseverlik imkan sahibi iken yoksula düşküne el uzatmak değildir; zira o konumda iken bu bir lütuf değil görevdir! Asıl yardımseverlik “onlar kadar muhtaç iken” sofrandaki ekmek kırıntısını dahi muhtaç olanla paylaşabilmektir!”
