Her karışı şüheda kokan bu mümbit coğrafyanın inançsal refleksini sabote etmek ve bu coğrafyada yaşayanları ‘bir arada’ tutan değerleri, ruh köklerini ve dinamikleri yıpratmak için “milli” piyango veya benzeri necasetten daha iyi bir yol bulunamazdı.
Aklımıza ve gönlümüze zerk edilen bir takım boş inançlardan kaynaklı kimi tabuları yıkarak cesaretle söylemeliyiz ki; Allah, “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” derken, aynı zamanda da temiz olmayan bir aklın kitaptan herhangi bir nasibe erişemeyeceğini ısrarla bildiriyor.
Nefsin zaptına uğramış veya kirlenmiş akıl, hesapsız istekler için makul görünen gerekçeler uydurur; vicdan ise tüm bunları aklayıp kişinin kendisini “kandırma” uğraşını teneffüs eder. Eğitilmemiş nefis, böylelikle aklı kirli bir düşünüş üzerine işletir ve vicdanı uykuda bırakır.
İbadeti tüketmek, mabedi AVM’ler, azizi pop figürler, çağrısı reklamlar, minaresi reklam panoları, çan kulesi ekranlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harcamak, günahı yetinmek, kutsalı kutsal tanımamak olan enteresan bir din olan kapitalizme iman ettik.
Zira Allah’ın sözleri, bizi muhatap alması, bizimle konuşmasıdır. Kuluna sunduğu bir hayat önerisi, kendi aklına davetidir.
‘İmam-ı Azam’ olarak bilinen Ebu Hanife’nin bir öğrencisi ders halkasındaki öğrencilerini ders bittikten sonra yapılan evin inşaatına yardımcı olmaları için götürür.
Kendi dilini anlamayanın kendi dünyasını da kuramayacağını; kendi dünyasını kuramayanların başkalarının dünyasında başkaları gibi yaşamaya mecbur kalacağını, kendisi olamayan kimsenin bir başkasına yeni bir dünya teklifi sunamayacağını ne zaman anlayacağız?
Âlemlere rahmet olarak müjdelenen O bile “bilmiyorum” ile başladıysa bu İlahi buluşmaya, iki kelam okuyup “biliyorum” iddiasına bürünen, az buçuk görüp çok buçuk hükümler veren; birkaç satır okuyup ciltler dolusu konuşan; yüzde bire ulaşmadan yüzde yüzü infaz eden ahvalimize ne demek lazım; ben de bunu bilmiyorum.
Zilletin tevazu, sünepeliğin ise tevekkül etiketi ile pazarlandığı, hemen herkesin hemen herşeyden şikayetçi olduğu, ama bu şikayet furyasına rağmen kimsenin hiçbir şey yapmak için çaba göstermediği ve eskilerin “kanaat” olarak adlandırdıkları kavramın yerinde yeller estiği puslu bir çağın göğsünden süt emiyoruz hepimiz.
Yanlışları yokmuş gibi görmeye devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğu gibi dosdoğru kalmak kaydıyla yaşarsak,…
