Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, eski adı “Yahudilik Yolağzı”, bugünkü adı “Arap Şükrü” olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:
Türkiye’de, herhangi bir kahvehaneye gidin, yandaki masadan, ortalama bir vatandaşın şöyle dediğini duyabilirsiniz; “Ne demiş Cenab-ı Hak; ‘Kul hakkıyla karşıma gelme !”
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Eminim ki; kendi elimizle çizdiğimiz imajların içini doldurmak için ne kadar ümitsizce ve ne kadar acınası bir debelenme içinde olduğumuzun; iddialarımızın ağırlığı altında nasıl ezildiğimizin, kendi kıyılarımızdan bu kadar tedbirsizce açılmamızın sebep olduğu ‘keşke’lerimizin hepimiz farkındayız.
Nerden hafızamda kalmış anımsamıyorum ama; yirmi yıldır Bodrum’u mesken tutmuş İsveçli ihtiyar bir çifte muhabir mikrofonu uzatmıştı:
Ortada keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir medeniyet birikimimiz, insanlığa sunacağımız muazzam şahsiyetlerimiz; dünyaya yeniden adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edeceğimiz nefis hikâyelerimiz varken neyi bekliyoruz?
Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki gönül sarayını inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek.
İçinizde Çanakkale’de ikamet eden veya oraya gitmek gibi bir şansı elde eden var mı bilmiyorum! Ancak gidenler bilirler! Şehitlikteki her bir taşın üzerinde şehidin adı, baba adı, memleketi ve yaşı yazılıdır;
Alemlere rahmet olarak gönderilen, merhametin yeryüzündeki en muhteşem timsali; kendisiyle 21 yıl düşmanlık yapanları, canına malına kast edip O’nu yerinden yurdundan edenleri, öz amcasının katilini dahi affedebilen ve “yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösteriniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” diyen bir kâmilin ahlakının varisleri olarak “merhamet nedir?” diye sorsam sanırım hepimizin ayrı ayrı tasavvur ve…
Toplum olarak öyle bir hal aldık ki “doğruyu kendi tekelimize alarak” hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ve ‘diğeri’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak ötekileştiriyoruz.
