Okul çağı geldiğinde nitelikli ve bilimsel bir eğitim hizmetine “bedelsizce” erişiyor. Sınav yorgunu olmadığı için, yaşadığı dünyayı yaşına uygun olarak derinleşen bir şekilde anlama imkanına sahip olarak hayatının her safhasını, özellikle de çocukluğunu doya doya yaşıyor.
Hemşireler “eşinize telefon açıp gecikeceğinizi söyleriz” deyince yaşlı adamın suratı düşmüş, yüreği kederlenmiş, gözleri yaşla dolmuş;
Kiminin adını “teknoloji çağı” koyduğu ve benim gibi gaz lambasından bilgisayar çağına, oradan da bu çağa ışık hızıyla geçenlerin, “benim bu kirli çağda ne işim var?” diye zihinlerini patlattığı bu çağ; tam anlamıyla “ilgi ticareti” üzerine kurulu artık ve bu ticarette gariptir ki herkes ‘kendisine’ pazarlanıyor.
Siyer kitaplarında “bir toplum için adalet mi güvenlik mi” tartışmasına nokta koyacak ve aslında “insan” denen kutsalın ne demek olduğunu çağımızın kirli ruhuna üfleyen bir olay nakledilmektedir:
Kur’an-ı Mübin’in Yunus suresi 25. ayette sözünü ettiği “darüsselam” yani barış ve esenlik yurdunun; diğer bir tabirle cennetin bu dünyada inşa edilmesi gibi. Zira Kur’an-ı Mübin’in özellikle “kefaret” ile ilgili ayetlerinin bile sözünü ettiğim bu inşayı işaret etmesi oldukça ilgi çekici.
Madem ki insanız; yanlışlığa karşı dosdoğru, kirliliğe karşı tertemiz, karanlığa karşı apaydınlık, çürüyene karşı sapasağlam, kaypaklığa karşı güvenilir olmakla mükellefiz.
Daha düne kadar ‘konuşulacak yer’ ve ‘susulacak yer’ diye bir ayrım vardı ve o günlerde bir insan için ‘susulacak yer’, ‘konuşulacak yer’den çok daha önemli bir şeydi. Bir mecliste, bir aile ziyaretinde, bir dost toplantısında anlamı olan şeyleri söyleyenlerin ortak özelliği, ‘susulacak yer’i iyi biliyor olmalarıydı. O yüzden az konuşurlar, söylediklerinde sözün hakkını verir, anlama…
Yüreği, unutulmuş en büyük sünnetlerden biri olan “insanlığın derdi ile kıvranma” sancısıyla kavrulan küçük bir azınlık, çok iyi farkında biliyorum;
Herkese imajlar, kalıplar, ezberler üzerinden baktığımız, bilgiden ziyade duygu ile hareket ettiğimiz, herkese dair fikirlerimizi sekiz on farklı karakter şablonuyla ifade ettiğimiz günümüzde, birbirimizi gerçekte göremediğimiz için; neredeyse birbirini hiç tanımayan, tanımaya imkân bulamadığı gibi buna ihtiyaç da hissetmeyen garip bir toplum haline geliyoruz yavaş yavaş.
Amellerin görüntülerle süslendiği, riyâ, kibir ve inkârın her tarafı kapladığı; özlerin efsunlu sözcüklerle kirletildiği, zamanın bereketsizleştiği, bilgiden çok bilginin şehvetinin arandığı bir zaman diliminde ruhlarımız bu yüzden avuçlarımızda bir hüzün yumağı gibi.
