Köstebeğin biriktirme hızı yeme hızından fazla olduğu için (ç)aldığı onca yiyeceği sadece biriktirir ve onca mal varlığını yeme imkânı olmadığı için de toprak altında çürümeye terk eder. İlk bulduğunu yese doyabileceği halde sahip olduğu hırs, onu sürekli ama sürekli biriktirmeye teşvik eder; çünkü “ya yarın bulamazsam” endişesi içinde; her ‘bugün’ü, gelmemiş ‘yarın’ların kaygısıyla harcar.
Kâbe, atamız Hz. İbrahim Halil’in (a.s.) yaptığı bir binâ ise; gönül Celîl olan Allah’ın nazargâhı. Neye nazargah ve kime mekan olduğunun şuuruyla okumaya başlamamız gereken ilk yer burası olsa gerek.
İnsan yaratılışından ve bu dünyayı mekân tutmasından beri hem çevresini ve hem kendini keşfetmeye, kendini ve dünyayı anlamlandırmaya, amacı ve sorumlulukları hakkında düşünmeye devam etmiştir.
Toplum olarak, yazılı bir gelenekten ziyade sözlü bir geleneğe sahip olduğumuz için; konuşmayı, tartışmayı ve sohbeti; düşünmeye, okumaya ve yazmaya tercih ediyoruz. Deli olma korkusuyla düşünme melekemizi, başımıza iş açma korkusuyla ise merak duygumuzu körelten bir toplumsal kültüre sahibiz.
Sahiplik arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü. Her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi. Kendimize dahi sorumsuz oluşumuz, bizim bize ait olmadığımızı, aldığımız her nefesin dahi emanet olduğunu unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki muazzam irtibat ve ahenk böylece kayboldu.
Politik, dini veya ideolojik gibi görünen bütün çözümsüzlüklerimizin temelinde ahlâki zaaflarımız var. Bu zaaflar istisnasız her kesime, her kuruma, her gruba bulaşmış ve yazık ki normalleşmiş durumda.
Modern dünyanın paslı iklimi ile ilgili sayfalar hatta kitaplar dolusu “dikenli cümle” kurabilir; insan ruhunu neye çevirdiğiyle ilgili birçok tespitte bulunabilirim ama bence en can yakıcı olanı modern dünyanın, insanın içini boşalttığı, insanı içsiz bıraktığı, onu boş bir kabuk haline getirdiği ve “katıksız sevgiyi unutturduğu” gerçeği olur ve bu konuda söylenebilecek hiçbir akademik tekerleme beni…
Ölüm döşeğinde iken dahi devletin malına bulaşan birinin hırkasıyla kefenlenmeyi reddeden ve bu sayede de bir çocuğun hırkasıyla kefenlenen Ebuzerr-i Gaffari(ra)’den, devletten alacağı olası maaş imkanının helal olup olmadığı ile ilgili dirsek ve ömür çürüten medrese alimlerine ve oradan da bugün faizi bir dünya gerçeği olarak gösterme gafletinde bulunan din alimlerine(!) nasıl geçmiş olduğumuzun uzun…
Okul çağı geldiğinde nitelikli ve bilimsel bir eğitim hizmetine “bedelsizce” erişiyor. Sınav yorgunu olmadığı için, yaşadığı dünyayı yaşına uygun olarak derinleşen bir şekilde anlama imkanına sahip olarak hayatının her safhasını, özellikle de çocukluğunu doya doya yaşıyor.
Hemşireler “eşinize telefon açıp gecikeceğinizi söyleriz” deyince yaşlı adamın suratı düşmüş, yüreği kederlenmiş, gözleri yaşla dolmuş;
