Kendilerine ulaşan ilahi nimetlerin yüceliğince gitgide çetinleşen imtihanlarla sınanan iffet abidesi Meryemlerden, Allah’ın bizzat selam gönderdiği Haticelerden, vefa timsali Fatımalardan, Peygamber’in kördüğümü Aişelerden günümüz Havvalarına ulaşan mesajları okuyarak, mağara yaşamından(!) gökdelenlere uzanan zamanı, bu zamanın bireylere ne kazandırıp ne kaybettirdiğini düşünün.
Bir fetret olmasını umut ettiğim, bunu zaman zaman kavli dualarımda dillendirdiğim, fiili dualarımla da var gücümle temizlemek adına çabaladığım paslı bir iklimden geçiyor ömrümüz. Zira imanla inkarı, İslam’la küfrü, tevhidle şirki, hurafeyle dini, bidatle sünneti, yâkinle zannı, ilimle cehaleti, hakla batılı, gündüzle geceyi, ak ile karayı birbirine karıştıran bir zaman dilimi bu.
Tarihsel serencama baktığımızda “işit” diye başlayan Tevrat’tan sonra “görme”mizi isteyen İncil gelmiş ve Allah Kur’an-ı Kerim’de ise ik emir olarak “oku” demiştir. Demek ki manevi rızıktan faydalanabilmek için kâmil olmak, kâmil olmak için ise işitebilen ve görebilen olmak gerekiyor.
Kıldığımız namaz bir “kültür” den öteye geçmiyor; iman kavramımız gırtlağımızdan boğazımıza inmiyor, aldığımız abdest uzuvlarımızı temizliyor ama kalplerimizdeki kiri, pası sökmeye yetmiyor! Bu yüzden de nefis putlarına taparak, mamon (para) ilahının karşısında secde ediyor ama bir taraftan da dudaklarımızla Allah’ın ilahlığını haykırıyoruz!
İngiltere’de yaşayan Somalili muhtaç bir kadın, yardım almak için bir radyo istasyonunu arar ve bu radyo programını dinleyen ateist bir İngiliz, bu Müslüman kadınla dalga geçmeye karar verir.
Bir öğretmen düşünün. Derse girer girmez istediklerini teker teker sıralayıp bir sürü nasihatte bulunuyor, sınıf geçebilmek için de gereklilikleri sıraladıktan sonra sözlerine noktayı koyuyor;
Benim için ahlak, tohumunun hiçbir şart taşımayan sevgi ve toprağının kendinden olmayana dahi gösterilen merhamet olduğu, o tohumun “amasız” adalet güneşi ile yeşerdiği bir “sadakat” zinciri demek.
Planlı programlı ciddi paralar dökerek “tek kültür” oluşturma sevdasıyla oyun kuranlar ve onların güdümündeki toplum mühendisleri(!); tepki çekecek bu değişimleri hissettirmeden, yavaş yavaş uygulamaya sokarak gelişmekte olan toplumları kendi istedikleri ölçülerde; sürekli tüketen, zevki için yaşayan, doyumsuz, ahlaki değerlerden yoksun hazza yönelik bir yaşama köle etmek için geceli gündüzlü uğraştılar ve yazık ki başardılar da.
Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki gönül sarayını inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek.
Allah’ım; Bir yaprak gibi rüzgârda titreyen şu ömrümüzü dalından koparmadan hayrınla ve nurunla besle. Dünya dertleriyle ağırlaşan şu gövdemizi senden başka hiç kimseye yaslamayı nasip ve bizi de kimseye yük etme. Yüzümüz olmasa da, ne ellerimizi sana açmaktan, ne de dilimizle senin ismini anmaktan vazgeçmedik biz. Eksikliklerimizi de hatalarımızı da insan yanımıza ver, düşersek elimizden,…
