Siz sıcacık evinizde mışıl mışıl uyurken dışarda insanlar üşüyorsa; saray yavrusu evlerinizde yünlü seccadelerde cennet dilenirken; insanlar dışarda aç ve açıktaysa; komşunuzun hal ve ahvalinden haberiniz yoksa; aynı binada oturmanıza rağmen, bırak birbirini tanımayı selam dahi vermiyorsanız! O an gördüğünüz ve yüreğinizi acıtan bir annenin feryadını saniyeler içinde unutuyorsanız; bir yetimin arşı yırtan “baba” çığlığı…
Hayatın eskiye oranla daha hızlı aktığı bir zaman dilimini yaşıyoruz artık ve bu zaman diliminde değişirken bir şeyleri de bırakıyoruz geride, yerine başka şeyler koyarak. Ama ne zamanın götürdüklerine mâni olabiliyor ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabiliyoruz.
Sence Allah beni sevmemiş olsaydı bu kış günü zemheri ayazda şu sıcacık yatağımdan kaldırıp -mü’minlerin halifesi bile derin uykuda iken- huzuruna alıp secde ettir miydi?
“Bu dünya yalan dünya” diyordu ya eskiler, onlarınki hakikat idi; yalan olan bizimkisi ve hatta yalanın boyutları bile bizim elimizde, kendimiz dâhil her türlü görüntüyü canımızın istediği gibi büyütüp küçültebiliyor, kılıktan kılığa sokabiliyoruz. Çocuklarımız, böyle bir dünyanın içine doğuyor ve hakikat algısını ona göre biçimlendiriyor.
“Camiler bizi bir araya getiremiyorsa kimse cemaat veya tarikatinin büyüklüğü ile övünmesin” demiştim bir vakitler. Ama özellikle din(i)darlar artık bir imkândan ziyade bir imtihan vesilesi olmaya başlayan sosyal medyada vaveyla koparmışlardı.
Kabul edelim ki yırtıcılığın, bencilliğin ve artık kişisel çıkarların sahne aldığı; bizi biz yapan manevi dinamiklerinden örülü erdemlerin her geçen gün anlamını yitirdiği bir “gösteri” çağında yaşıyoruz ve bu çağın göğsünden süt emen zamanımızın insanı, artık bir gözetim toplumu halinde “seyretmeye ve seyredilmeye” her şeyden çok daha fazla önem veriyor.
Kulluk, devamlılık ister; onda kesinti olmamalıdır. Yani dünyalık işlerimizde kullandığımız tatil, izin, istirahat gibi unsurlar Allah’a kullukta geçerli değildir.
Ama “akıl, irade, adalet ve merhamet” gibi insanı insan yapan kavramlar güneşin buzu eritmesi gibi günden güne eriyor. Yaşadığımız, gördüğümüz, duyduğumuz, şahit olduğumuz her olayla birlikte bu erime daha da hızlanıyor ve biz bu olaylar zinciri içinde hızla tükeniyor, tüketiyoruz.
Planlı programlı ciddi paralar dökerek “tek kültür” oluşturma sevdasıyla oyun kuranlar ve onların güdümündeki toplum mühendisleri(!); tepki çekecek bu değişimleri hissettirmeden, yavaş yavaş uygulamaya sokarak gelişmekte olan toplumları kendi istedikleri ölçülerde; sürekli tüketen, zevki için yaşayan, doyumsuz, ahlaki değerlerden yoksun hazza yönelik bir yaşama köle etmek için geceli gündüzlü uğraştılar ve yazık ki başardılar da.
Haşyet ve ümit arasında akleden kalpler bilir ki gönül sarayını inşa etmek isteyen herkese hikmet deryasından türlü nasipler vardır. Yeter ki insan, O’nunla arayıp O’ndan istesin ve nefsini araya katmasın. Ama “Hacer gönüllü” hayatların çabasını, “Abbas bilekli” yüreklerin cesaretini kendisine sermaye edinerek.
