Kitabullah’ın deyimiyle ortaya konan “ahsen-u amel” yani güzel davranış, hüsrandan kurtuluşun kapısı ise kalpte taşınan niyet, o kapıyı açan bir anahtar. Yaşarken kalbinde o anahtarı taşıyanlar ise, ötelere göçerken açılan kapıdan tebessümle giriyorlar içeri.
Biliyorum; acıyı, gözyaşını, hüznü ısrarla reddeden kişisel gelişim kitaplarının aksine bu başlık bir çoğunuz için çok tuhaf ve itici geldi.
Gün geçmiyor ki artık her kesime her gruba her oluşuma bulaşmış “ahlâki zaaflar” elimizdeki ekranlar marifetiyle benliğimize çarpmasın.
Toplum olarak öyle bir hal aldık ki hemen her ferdimize hızla bulaşan bir ‘idrak yolları enfeksiyonu’ ile ufacık bir yanlışı eleştireni “hain”, bir tehlikeyi dillendireni “fetbaz”, kendimiz gibi düşünmeyeni veya bizim doğrularımızla hareket etmeyeni “işe yaramaz” addederek ötekileştiriyoruz. ‘Öteki’nin iyiliğini, kurtuluşunu bize benzemesi şartına bağlayarak üstelik.
Bir insana merhamet nedir, rahmet nedir, şefkat nedir, empati nedir; kısacası insan olmak nedir öğretmeden onun kafasına vura vura beş şartı empoze ederseniz; sizin de miras aldığınız ve ona miras bıraktığınız bu kavramları alıp “kendini kurtarmanın telaşı” içinde bu kavramları dinin kendisi sanacak ve bugünkü tablolar kaçınılmaz olacaktır!
Gerçek hayat dininde besmele “yürüyen sevgi ve merhamet” olmaktır. Sevgi ile yaklaşmayı, merhametle muameleyi ete kemiğe büründürmektir. Demirden kalpleri asıl bu açar! Ölmüşleri asıl bu diriltir! Körler bununla görür, sağırlar bununla duyar. Sevgi ve merhamet insana yaşadığını hissettirir. “O yokken meğer hiç yaşamamışım” dersiniz.
“Yardımseverlik imkan sahibi iken yoksula düşküne el uzatmak değildir; zira o konumda iken bu bir lütuf değil görevdir! Asıl yardımseverlik “onlar kadar muhtaç iken” sofrandaki ekmek kırıntısını dahi muhtaç olanla paylaşabilmektir!”
Bu yaştaki adam neden bu kadar içli ağlar diye sorarken kendime, kendimi adamın karşısında diz çökmüş bir şekilde sohbet ederken buldum;
Başta kendi nefsim; geri dönüşümüz, özümüzle yeniden sarmaş dolaş oluşumuz, içine düştüğümüz karanlık ‘ben’lik kuyusundan çıkışımız, her tarafımızı saran zincirlerimizin esaretinden kurtuluşumuz, her biri bir tarafa dağılan parçalarımızı yeniden toparlayıp bütün oluşumuz; bunca eksildikten, bunca eskidikten sonra unuttuklarımıza yeniden kavuşmamız mümkün mü bilmiyorum.
Alemlere rahmet olan, henüz gelmiş bir sureyi Kâbe’nin önünde kimin okuyacağını sorar. Sahabenin “İslam’ın evi” adını koydukları “Erkam’ın Evi”nde hazır bulunanlar arasından ince bir ses yükselir:
