Düne, on yıl veya yüz yıl öncesine kadar çok daha rahat görünsek de artık “insan” kavramının “insanlık” kriterlerinden ne kadar uzaklaştığının; çamurdan yaratılmışın ne kadar çamurlaştığının, insanın ne kadar yalnızlaştığının, mutsuz hayatların en yüksek perdeden haykırışlarının ve toplumun hemen her bir ferdini esir alan “boşluk” kavramının okunması için kâhin olmaya gerek var mı sizce?
Bedenen burada yaşayan ama ruhen bu topraklarda yaşayan insanlarla da, bu topraklarda yaptığımız tarihle ve yeşerttiğimiz medeniyetle de zihnî, ruhî irtibatını tastamam koparmış olan; beraberinde zihnî felçleşmeyi ve rûhî körleşmeyi de yaşayan bir toplum çıktı ortaya.
Ancak okullarımızı dolaştıkça ve gençlerimizle buluştukça aslında akli ve irfani melekelerimizden ne kadar uzak bir nesil yetiştirdiğimizi; bir arı gibi her çiçeğin özünden alıp kendi balını yapmakla mükellef insanın, sadece duygusuna hitap ettiği için bilgisinden vazgeçerek duyduğuyla amel edip, üstelik o duyduğunun doğruluğu konusunda tavizsiz bir direnişle nasıl karşı karşıya kaldığımızı akıl tutulması içinde izliyoruz!
Açlığı gidermek, Hz. Peygamber’in “Kunu ya İbadallahi İhvana (Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz)” mesajını iliklerimize kadar yaşamak, yoksulluğu yeryüzünden yok etmek yerine insanların ellerine Arapça Kur’an verip ağlayarak dua etmelerini istiyorsak, Kur’an-ı Kerim’deki “Adalet, infak, zekat, merhamet ve tam 292 yerde geçen hak” kelimelerini es geçiyor; Batı emperyalizminin bayrağını taşıyor; kapitalizm dinine iman ediyoruz demektir…
Öyle bir tabloya şahitlik yapıyoruz ki; aklımızın süzgecinden geçenler kalbimize varmıyor; kalbimizin süzgecinden geçenler aklımıza sığmıyor. Çünkü kalbimize yön vermesi gereken aklımız başka söylüyor; aklımıza uyması gereken kalbimiz başka atıyor.
Dertsizlik, meselesizlik, umursamazlık, gökyüzüne doğru boy atacak nice zihni baltalıyor ve birer güdük çalılık olarak kalmaya mahkûm ederek çaresizliğe sürüklüyor bugün!
Bilgi dolaşımını serbest bırakarak, her kafadan bir sesin çıkmasına kasıtlı imkân veren yeni tekno-medyatik düzen, sözlerin bir bilinç ve idrak filtresinden geçmesine mâni oluyor. Zira resmin bütününde serbest bilgi dolaşımından koşulsuzca faydalanan “herkes, her şeyi bildiğini sandığı için” her aklına geleni söyleyebiliyor, anında dolaşıma sokabiliyor.
Dilimiz ne kadar güzel şeyler söylerse söylesin hâlimiz dilimizden çıkana ruh verip onu beslemedikçe kelimelerimiz sadece boşluğu dövüyor.
Birincisi; Hz. İbrahim (as) gibi “teslim ol” dendiğinde, İkincisi firavun gibi denizin ortasında, Üçüncüsü ise hesap gününde.
Bugüne kadar ısrarla makale, kitap, sohbet ve konferanslarımda hep içimize hicret edip ne arıyorsak orda bulmamız gerektiğini, kader dediğimiz yaşamsal serüvenimizin hazır bir senaryo olmadığını ve kaderimizin alnımıza değil ellerimize yani çabamıza bağlı olduğunu, bu yüzden de ilkin insan sonra da iman iddiasındaki insanlar olarak sürekli çabalayarak herkes için “güven adası” olmamız gerektiğini ısrarla anlatan…
